Gerede YeniGün Gazetesi
Dedem ve ben…

Salih Dedem, rahmetli Şekerci Tevfik Varol’un babasıdır. Çocukluğumdan hatırlarım, boyu neredeyse iki metreye yakın ve iri cüsseliydi. Salih Dedem, yıllarca Kabiller Mahallesi’nin muhtarlığını yapmıştı. Mahallede birbirleriyle sorunları olan komşuların aralarını bulur, komşuları barıştırır ve onları hiç mahkemeye göndermezmiş.

Salih Dedem, şeker hastasıydı, hastalığında bir hamalın sırtına bindirilip eve gönderilirdi, boyunun uzunluğundan ayakları neredeyse yere değerdi, dedem hamalın sırtına mecburi olarak bindirilirdi çünkü o dönemde taksi yoktu. ,bir gün dükkanımızda kimsenin olmadığı bir gün canı çekmiş, fırsattan istifade ağzına bir parça helva almış fakat bu sırada da oğlu Tevfik Dedem içeriye girmiş ve; “Baba bak hastalanıyorsun, senden helva esirgeyen mi var?” dediğinde, Salih Dedem hem ağzındakileri çiğniyor, hem de eli ile ağzını kapatıp; “Yemiyorum oğlum, yemiyorum!”diyormuş. Ne yaparsın gönül işte, canı çekmiş…

Salih Dedem’in hanımı rahmetli Sare Nenem de evimizde otoriterli, herkese iyiliği tavsiye eden tam bir Osmanlı kadınıydı. Salih Dedem’in babası Rifat Bey, Bolu’nun Tabaklar Mahallesi’nde oturan Emine adında bir kızla evlenmiş. Küçüklüğümde Emine Nineden de “Bolu’lu Emine Hanım” diye kendisinden övgüyle bahsedilirdi.

Eski ilk şekerci dükkanımız Orta Çarşı’da, Yeni Camİ’nin Doğusundaki belediye binasının olduğu yerdeydi. Dükkanımızın arkasında, içinde söğüt ve kavak ağaçlarının bulunduğu bir bahçesi vardı. Bahçede ağaçtan yapılmış 2-2,5 metre boyunda bir uzun masa ve her iki tarafından yine ağaçtan yapılmış masa boyunca sıralar vardı. Köyden bir işi için Gerede’ye gelen köylü vatandaşlarımız acıktığında bahçemize geçer, masaya evinden getirdiği çevresinde sarılı mis gibi köy ekmeğini çıkarır ve istediğine göre, dükkanımızdan aldığı helva veya tahin reçel karışımını somununa katık ederdi.

Rahmetli dedem diş de çekerdi. “Tevfik Ağa dişimi çeker misin?” diye diş çektirmeye gelenleri bahçe kapımızın eşiğine oturtur ve; “Göster bakalım, hangi dişin çekilecek?” dedi ve gösterilen dişi diş kerpeteni ile sadece bir defa tutmak suretiyle çekerdi, dişi ağrıyan anlamazdı bile… Dişi çektikten sonra o adama; “Yarım saat sıcak bir şey yeme, içme” diye tembih eder ve ağzına bir akide şekeri verirdi. Adam; “Tevfik Ağa, borcum ne kadar?” dediğinde “Ne borcu Allah razı olsun demen yeter”derdi.

Yine eski dükkanımızda ilkokul çağlarımla ilgili bir anımı anlatmak istiyorum; Bir gün okuldan geldim, dükkana uğradım. Çünkü o anda acil olarak görülecek ve rahmetli dedemin halledebileceği bir işim vardı. Baktım; dedem dükkanın bahçesinde, çok sevdiği bir Hakim Beyle koyu bir muhabbette. Sabırsızlanıyorum, muhabbette bitecek gibi değil görünüşte. O çocuk aklımla nasıl düşündüm, hala şaşıyorum!.. “Dede seni dükkana bir çağıran var.”dedim. Halbuki ne çağıran vardı ne bekleyen. Ne yapayım Hakim amcanın ne gitmeye niyeti vardı, ne de lafı kesmeye!.. Dedem dükkana gitti, ben hala bekliyorum. Çünkü yapacağım küçük bir işim daha vardı, çünkü çok beklemiş, çok sabırsızlanmıştım. Dedemin kalktığı hasırdan yapılmış tabureye yerden çekebileceğim büyüklükte bir taş aldım. Tabureye bırakıp dükkana döndüm. Dedemle olan işimi gördüm, eve gittim. Dedem Hakim dostunun yanına varınca Hakim Bey; “Tevfik Usta, memuriyet hayatımda bu kadar yer gezdim, böyle bir şey daha görmedim.”deyip taşı göstermiş!..

Dükkanımız 1950’li yılların sonunda Belediye tarafından istimlak edildi. Yeni imalathane olarak Cumhuriyet Meydanı’ndan şimdi Remzi Şık’ın kebap salonunun doğu kısmına gelen yeri seçtik. Bina “Kuzu’nun Hanı” olarak anılırdı. Handa Gerede’de konaklayanlar kalır ve bizim imalathane olduğumuz yer ise hanın ahırıydı. Biz orasını elden geçirdik, hayvan afurlarını yıktık, boya ve badana ile bir düzen verip eski ahırı imalathaneye çevirdik. Ama ahırlığını 2-3 sene üzerinden atamadı, bizim Kuzunun Ahırı! Köyden gelen vatandaşlar at ve eşeklerinin yularlarından tutup bizim imalathaneye damladı seneler boyunca!..

Dükkanımızda 1 kalfamız 3-5’de çırağımız bulunurdu. Öğlen ve çalışmaya kaldığımız akşamlar yemeklerimiz evden gelirdi. Sofraya oturduğumuzda dükkana gelen müşterileri de sofraya oturtmadan bırakmazdı rahmetli Tevfik Dedem. Bazen yakın kahvelerde fakir ve gariban kişilere beni gönderir, yemeğe davet ederdi. O öğünde sofrada insan çok, fakat yemeğin yetmeyeceğini düşündüğünde dedem; “Benim karnım tok, siz yiyin”derdi. Biz de kalkardık sofradan.

Bazı günler dükkana halden kavun, karpuz, üzüm alırdık. O gün akşamı dükkanda ne yemişsek, eve de aynısını aldırırdı. “Onların da bu yediklerimizde hakkı var”derdi. Rahmetli Dedem Tevfik Varol ve Rahmetli Babam Rifat Varol, Gerede’nin tanınmış eşraflarından olup, ikisi de yardım etmeyi ve iyilik yapmayı çok severdi.

Gerede’de köylerde yaşayan veya bankalardan kredi akma ihtiyacı olanlar kefil olarak hep rahmetli dedemi ve rahmetli babamı gösterirlerdi. Banka da kefil olarak ikisini isterdi.

Evimizde ahırımız vardı

Evimizde 8-10 adet ineğimiz bulunurdu. Hayvanlara yem vermeyi rahmetli dedem evdeki kadınlara bırakmazdı ve; “Kadın kısmının eli kısa olur, hayvanlar aç kalır, onlar da bize Allah’ın bir emaneti… Ya kapına koymayacaksın ya da bakacaksın.”derdi. çarşıdan gelir zamanında otlarını, yemlerini, samanlarını verirdi.

Yazın Hasbeyler Yaylası’na göçerdik. Çoğunlukla yaylada rahmetli Kerime Babaannem bulunurdu. Hayvanlarımız yaylada birbirlerinden hiç ayrılmaz, kurt da ayı da yemezdi. Yayladan göç vakti geldiğinde bir gün ikindi üzeri çıkar gelirlerdi evimize. Rahmetli babaanneme; ‘inekler geldi’ diye haber gönderirdik.

Rahmetli Tevfik Dedem, evde inek beslenmesi hakkında; “Evde bulunan inek o ev için bakkal dükkanıdır”derdi. Dedemin sağlığında her sabah evimizde ineklerimizden sağılan 2-3 kg. sütten sahlep yapardık. Sahlep ama en iyi cinsinden. Günümüzdeki gibi ararot karışımı değil. Piştiğinde ise yer sofrasına oturur, içine ekmek doğrar, iştahla çala kaşık yemeye başlardık…

YORUM YAPMAYA NE DERSİNİZ

Yukarı Geri Ana Sayfa