Gerede YeniGün Gazetesi
MOLLA FENARİ

Molla Fenari, Orhan Gazi, 1. Murat, Sultan Yıldırım Beyazıt, Çelebi Mehmet ve 2. Murat devirlerini de görmüş olan bu büyük Alim aynı zamanda Osmanlı’nın ilk Şeyhülislam’ı dır.

Ulu Cami’nin açılışında Somuncu Baba’nın Fatiha suresini 7 farklı şekilde tefsir etmesine camide bulunan Molla Fenari’de şahit olur.

Sadreddin Konevi’nin talebelerinden olup, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf, mantık, Arapça ilimlerini noksansız olarak bilen ve 100’den fazla eserin yazarı olan Fenari, eskiden de tefsir ilmine vakıf olmakla birlikte, Somuncu Baba’nın “Fatiha suresi üzerindeki birçok müşkülü bir hutbe ile çözmesi” etkiler kendisini… bu etkinin tesiri ile “Aynü’l ayan tefsirü suret-i fatiha” isimli kitabını yazar.

Molla Fenari 1360 yılında Bursa’nın Fener Köyü’nde doğmuştur, Köyün adına izafeten Fenari denilmiştir.

Molla Fenari 79 yaşına geldiği bir günün gecesinde bir rüya görür rüyasında Peygamber Efendimiz “Eyy Fenari bana Taha suresini tefsir eyle” demesiyle birlikte şaşırır kalır ve Peygamber Efendimize hitaben; “Yüce Peygamberimiz, ulu şahsınızın huzurunda Taha suresini tefsir etmeye kendimi yetkili göremiyorum. Hem de yaşlandım. İki gözümde artık görmüyor.”der. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz üzerinde yeleğinin alt ucunun yıpranan yerlerinden iki tane pamuk ipliği çıkarıp mübarek ağzıyla ıslatarak iki gözü üzerine bırakır. Sabah olup uyanınca, Molla Fenari göz kapaklarının üzerinde bir ağırlık hisseder. Elini sağ gözü üzerine uzatır, rüyasında gördüğü pamuk ipliğini, sol gözü üzerindeki pamuk ipliğini de alır ve o anda iki gözü açılır. Gözlerinin açılmasının şükrü olarak bir defa gittiği Hac’ca ikinci defa yine gider. Molla Fenari 1440 senesinde 80 yaşında vefat eder.

GEREDE’MİZİN SEVİLEN ŞAHSİYETLERİNDEN RAHMETLİ ZEKİ GAYRET VE BİR RAMAZAN HATIRASI

BESOB (Bolu Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı) Tahir Gayret’in babası olan rahmetli Zeki Gayret P.T.T. Memurluğundan emekli olup, görev yaptığı yıllarda halkımıza hep yardımcı olan, kötülükten hiç hoşlanmayan, doğru sözlü ve boşboğazlığı sevmeyen bir yapıya sahipti.

P.T.T memurluğu yaptığı yıllarda, günümüzdeki gibi otomatik telefon yoktu. Arayacağın telefon numarasını ve şehir adını P.T.T’deki memura yazdırır, beklerdik. Bazen o gün telefonla görüşmek mümkün olmaz, ertesi güne kalırdı. Halkımızın böylesine zor bir anında rahmetli Zeki ağabeyimiz imdada yetişirdi.

“Zeki ağabey, bir telefon yazdırmıştık, şimdiye kadar görüşemedik.”der demez Zeki Gayret hemen karşı P.T.T. şubesini arar ve karşısındaki memureye;

“Kızım, şu nolu bir telefon yazdırdık, şu kadar saat oldu bağlamadın. Orada sen ne yapıyorsun? Makyaj mı yapıyorsun? Yoksa çorap ve kazak mı örüyorsun, gelirsem yanına bacaklarını kırarım” derdi. Karşısındaki memurede Zeki ağabeyimizin bu huyunu bilir ve; “Zeki ağabey hemen bağlıyorum.”derdi.  

Yine bir Ramazan Pazar günü ikindi sonrası Demirciler çarşısında çıktığım kahvede iftar zamanını bekliyoruz. Kahve dolu, kahvede patavatsızın birisi var, az sonrada kahveden içeriye rahmetli Zeki ağabey girdi. İçinden; “Bu durum pek hayra alamet değil, ama göreceğiz.”dedim.

Adam durdu, durdu ve Zeki ağabeyi kızdırmak için; “Şimdi Arnavut Celal ustadan iki kilo tel kadayıfı alacaksın. Büyük bir tepsiye döşeyeceksin katların ortalarına ceviz içi koyacaksın, aralarını döşeme işi bittikten sonra üzerine bolca keş dökeceksin, keşin üzerine tavada kızdırdığın mis gibi tereyağını boşaltacaksın, bundan sonra Zeki ağabeyin ellerini, benim ayaklarımı bağlayacaksın o zaman ye Mehmet ağa ye!”dedi o zamana kadar anlatılanları sabırla dinleyen Zeki ağabey birden sandalyesinden fırladı ve adamın yanına giderek; “AH AYIM AH! AH AYIM AH! ÜZERİNE KEŞ DÖKEREK MAKARNA MI? YİYORSUN, MAKARNA!”deyip kahvenin kapısını hızla çarpıp gitti.

EVİMİZDEKİ ESKİ İFTARLAR

Ramazan aylarında insanlar mali durumlarına göre imkanları el verdiği ölçüde mahalle komşusunu, dul ve yetimleri, fakir fukarayı, akrabalarını iftar yemeğine davet ederdi. İftara davet edilecek kişilere çarşıda ev reisi tarafından erkeklere, kadınlara ise evin hanımı davet gününü; “Şu gün akşam bize iftar yemeğine buyurun.”şeklinde davet ederdi.

İftar verilecek gün akşama yakın fırından misafir adedine göre kabartlama (pide) alınırdı.

Mevsim kışsa; akşama yakın odanın sobaları yakılır ve sobanın üzerine misafirlerin sıcak su ile abdest almasını sağlamak için soba kazanına su konurdu.

Akşam ezanına yakın evin dış kapısı ardına kadar açılırdı, çocukluğumda kapıda ben bekler, gelen misafirleri evimize buyur ederek sofranın kurulacağı ikinci kattaki odamıza çıkarırdım. Bazen misafir çok olduğundan ikinci bazen de üçüncü sofra kurardık odalarımıza, bazen de evin sofasına…

Sofra kurulurken ilk önce yere sofra bezini serer üzerine açılıp kapanabilen ve açıldığında dört ayağı üzerine büyük bakır tepsi konabilen yaklaşık yarım metre yüksekliğinde tahtadan yapılma tepsi altlığını yerleştirirdim. Bunun üzerine konan büyük tepsiye Ramazan akşamlarına mahsus kesilmiş kabartlama veya dilimlenmiş ekmeklerle ve üzeri çiçek işlemeli boyalı ve cilalanmış tahta kaşıklar ile çatal ve bıçağı yerleştirirdim. Sonrasında dört-beş parmak eninde ve iki-üç metre uzunluğunda ince bir bez parçasını ekmek, çatal ve kaşıkların üzerine örterdim.

O akşam iftarda ikram edilecek yemekleri çeşit çeşit ve mevsimine göre rahmetli annem hazırlardı. Rahmetli Tevfik dedem evdeki hanımlara; “Aman yemeklere dikkat edin, el önüne çıkacak, ayıp olur sonra.”diye de tembih ederdi.

Davetliler yer sofrasına otururken bir ayağını altlarına alır, diğer ayağını dizlerini büküp yukarıya dikerek otururlardı. Sağ elleri sofra tarafına gelecek şekilde yanaşık düzen, yere oturulurdu. Sofra bezini misafirler üzerine çekerler ki ufalanan ekmek kırıkları sofra bezinin üzerine dökülsün…

Top atılmadan önce misafirler sofrada yerlerini alır, iftar yemeği iftarlıklar ile birlikte başlardı. Mevsimine göre sebze yemekleri, etler, börekler, mevsim yaz ise kavun karpuz, pilav ayran, ayrıca muhallebi (içine damla sakızı katılırdı) hoşaf derken iftar yemeği baklava, tel kadayıfı, ekmek kadayıfı gibi tatlılarla sona ererdi. Mevsim kış ise bazen evde yapılan ev ekmeği dilimlenir, sobanın üzerinde kızartılır ve sofraya gelinceye kadar bir temiz bezin içerisinde soğumasın diye tutulurdu. Oda kapısının karşı istikameti, sofranın BAŞ KÖŞESİ diye anılırdı. Baş köşeye yaşça büyük olanlar ve en hatırlı misafirler oturur, yakın komşu ve gençler oda kapısına yakın bir yerde otururdu.

Ben alt kattan yemekleri, her yemeğin sırasına göre üst kata taşır sofraya kordum, boşalan su bardaklarını takip eder, misafir istemeden boş bardakları doldururdum. Bu arada rahmetli Tevfik dedem istiklal savaşı hatıralarını anlatırdı, ama ne anlatma sanki o günleri tekrar yaşardı, gün gün saat saat anlatırdı, misafirler heyecanla anlatılanları dinlerlerdi, bense o çocuk yaşımda anlatılanları kaçırmamak için elimde yemek sahanları, tencereleri, merdivenleri ikişer üçer atlardım. Bazen misafirlerden birisi söze şöyle başlardı; “Eskiden yağan “KOCA KIŞ” diye tabir edilen kış mevsiminde o kadar çok kar yağdı ki, iki katlı evlerin çatılarına kadar karla kaplandı, komşular birbirlerine zorunlu ihtiyaçları için kapıdan kapıya kar içinde tüneller kazdı.”derdi. iftarlıkların içinde reçel, zeytin, hurma ve rendelenmiş Gerede peyniri bulunurdu. İftar bunlarla başlardı. Ekmeğini reçele banan aynı ekmek parçasını rendelenmiş Gerede peynirine de banardı.

Gençler, ailelerinden aldıkları görgü ve edep gereği, büyüklerinin yanında yüksek sesle konuşmazlardı.

Yine iftarda sofraya gelen yemekler içerisinde olamazsa olmazı etli bamya, etli biber dolma, zeytinyağlı yaprak sarma, artık evin mali durumu ve ev hanımının yemek becerisine kalmış bazen sofrada sekiz-on çeşit yemek bulunurdu.

İftar yemeğinden sonra günümüzdeki lavabo’nun geçmiş zamandaki karşılığı olan abdestliğe sıcak su konulurdu, ayrıca misafirler abdest almada fazla beklemesin diye yere bir bez serilir, tenekeden yapılmış yuvarlak, üzerinde suların alt kısma akmasını sağlayan delikli el leğenlerinde el yıkanır ve abdest alınırdı. Evimize gelen misafirlerin abdest almaları için ibrikten sıcak suları ellerine ben dökerdim, sonrasında da daha önceden sobanın yanında ısıtılmış havluları ellerini kurulamaları için verirdim. Evde cemaatle birlikte akşam namazı kılınır, kahveler içilir ve en yakın camiye teravih namazını kılmak üzere evden çıkılırdı.

Rahmetli dedem şekerci Tevfik ağanın salığında nerede ise abartmıyorum Ramazanın ilk gününden başlamak üzere her gün evimizde iftar yemeği verilirdi. Ayrıca şehrimizdeki camilerde görevli olan imam ve müezzin ile birlikte, camide mukabele okuyan hafızlarda evimize iftara davet edilirdi. Bu davetlerde iftar yemeğinden sonra abdestlikte el yıkayıp abdest aldıklarında, rahmetli dedem o günün sabahından zarfları hazırlayıp cebine koyduğu paraları hocalarımıza ve hafızlarımıza DİŞ KİRASI olarak verirdi.

Rahmetli dedem ve babamla geçen o güzel ve mutlu günleri o insanların Allah rızasını gözeterek kişilere gönüllerini açmasını, ikram etmekle bulduğu o büyük hazları gördüğümde atalarımızdan çok geriye kaldığımızı üzülerek görüyorum.

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ; HAYALİ CİHAN DEĞER…                

YORUM YAPMAYA NE DERSİNİZ

Yukarı Geri Ana Sayfa