Gerede YeniGün Gazetesi
NİĞBOLU’YA GİDERKEN

Padişah Yıldırım Bayezit 1389 yılında kazanılan I. Kosova zaferinden sonra Bulgaristan ve Sırbistan’a sahip olmuş, Anadolu’da Selçuklular’dan arta kalan bazı beylikleri de Osmanlı’ya katmıştı. Bu durum Macar Kralı Sigizmud’un haklı olarak telaşa düşürmüş ve Türkleri Avrupa’dan atmak, hiç değilse Macaristan’ı yakın bir tehlikeden kurtarmak için bir haçlı ordusu kurmaya, bunun için de kendisine müttefik aramaya başlamıştı. Fransız, İngiliz, İskoç, Alman, Avusturya, Venedik, Ula ve diğer uluslar bu fikri olumlu karşılayıp, koskoca bir haçlı ordusu meydana getirdiler. Haçlı ordugahında “gök yıkılsa mızraklarımızla tutarız” sözleri ortalığı inletiyordu.

Başkumandan Sigizmud, 24 Temmuz 1396 tarihinde doğuya hareket emrini verdi. Eğer düşündükleri planlarında muvaffak olabilirlerse belki de Rumeli’deki hakimiyetimiz sona erebilirdi. Bayezid, haçlı ordusunun toplanmasını Niğbolu muhafızı Doğan Bey’den haber alır almaz Bizans kuşatmasını geçici olarak kaldırmış ve süratle ordusunu toplayarak Edirne’ye gelmiş ve burada hazırlıklara başlamıştı. Gerek Doğan Bey’e gerekse donatım, yiyecek ve içeceği bol olan Niğbolu Kalesi’nin metanetine güveniyor ve kolay kolay düşmeyeceğini biliyor, kazanılan zaman zarfında da kendisinin oraya yetişeceğini tahmin ediyordu.

Haçlı ordusu önüne gelen kale ve şehirleri ele geçirmiş ve muhafızlarını da şehit ettikten sonra 08 Eylül 1396 tarihinde Niğbolu’ya gelerek kaleyi kuşatmıştı. 09 Eylül’de top ateşleri ile kaleyi dövmeye başlayan düşman neticeyi biran evvel almak istiyor ve Osmanlı ordusunun Edirne’den yürüyüşe geçmeden üzerine yüklenmek için canla başla çalışıyor, savaşıyordu. 10 Eylül akşamı Fransız mareşali Busiko’nun elçileri Niğbolu muhafızı Doğan Bey’e müracaat ederek teslim olmasını aksi takdirde Rahova ve Vidin gibi Niğpbolu’nun da hücumla zapt edileceğini söyleyerek sözlerini şöyle bitirdiler: “Eğer canınız tatlı ise bu akşam kalenin anahtarını veriniz. Artık hükümdarınızın da bu kaleye ihtiyacı kalmayacaktır. Çünkü bir daha Rumeli’ye gelemeyecektir. Belki 1 ay sonra Bursa’da zafer alayları tertip ederiz.”

Doğan Bey, bu sözlere acı bir istihza (alay) ile karşılık verdi; “Kosova’yı unutmuşa benzersiniz! Biz aynı sözleri orada da işittik. Benim verecek bir karış toprağım yoktur. Bu beden ayakta kaldıkça bu toprakta bizim kalacaktır.”

Elçiler ise işi azıttılar ve Doğan Bey’e yarın vasiyetnamesini yazmasını söyleyerek çekip gittiler.

10 Eylül’de yapılan bir çıkış hareketinde ele geçirilen bir Macar askeri bütün ordunun Niğbolu’ya geldiğini ve Macar Kralı Sigizmud’un da burada bulunduğunu haber verdi. 3-4 bin kişilik bir kuvvet ile böylesine 150 bin kişilik bir orduya nasıl karşı durulacaktı? Niğbolu, uzun bir savunma yapamazdı. Doğan Bey’in gözlerine uyku girmiyordu. Eğer kale düşerse Edirne’deki Osmanlı ordusunun da tehlikeye düşeceğini biliyordu. Haçlılar’ın toplandığını, kalenin uzun zaman dayanamayacağını, süratle harekete geçilmesi gerektiğini Bayezid’e haber vermek lazımdı. Edirne’den hareket edildiğine dair bir bilgi de yoktu. Doğan Bey, önce yakın arkadaşlarını ve bu arada Öfkeli Mustafa, Genç Murad ve Kütahyalı Elvan’ı bir toplantıya çağırdı. Durumu ayrıntılarıyla anlattıktan sonra herkesin fikrini ayrı ayrı sordu. İçlerinden yaşlı bir muhafız; “Beyzadem, telaşa lüzum yok. Biz daha dayanırız, sonuna kadar dövüşmeye yemin etmedik mi? Ölüm Allah’ın emri fakat bu kale biz şehit olmadan düşmanın eline geçmez. ‘Sabrın sonu selamettir’ derler.”diye Doğan Bey’i teselli etmek istedi.

Bunun diğerleri de tekrar ettiler ve “Kale düşmek üzereyken hepimiz beraber kapıdan çıkar düşmanın üzerine saldırır, dövüşe dövüşe ölüme gideriz. Fakat namımız kalır.”dediler.

Doğan Bey, herkesin fikrini aldıktan sonra; “Şehit olmak murad-ı ilahidir. Bundan kaçan kim? Fakat ordumuz gelinceye kadar dayanmak lazım. Biz burada bir set vazifesi yapıyoruz. Bu set yıkılırsa çılgın bir nehir haline gelmiş olan düşman orduları soluğu Edirne’de alırlar. İşte endişem burada, Sigizmud’un bütün ordusu ile Niğbolu’ya geldiği haber verilmeli ve biz müdafaaya devam ederken de padişah Edirne’den yola düşmelidir.”dedi.

Öfkeli Mustafa, atıldı ve “haber salalım beyzadem.”dedi. Doğan Bey, acı acı güldü ve “iyi, iyi ama nasıl haber salalım, kalenin kapıları açılamaz.” O arada Kütahya’lı Elvan söz alır ve aklına gelen fikirleri oradakilerle şöyle paylaşır; “Kalın halatlarla bağlı iki atın üzerine bilekleri sağlam iki yiğidimizi bindirelim. Sonra halatları surlardan aşağıya yavaş yavaş bırakırız. Atların ayakları yere basar basmaz süvariler halatları keser, düşman askerlerinin seyrek olduğu bir taraftan süratle geçerler.”

Elvan’ın bu sözleri üzerine herkesi bir gülmedir aldı, fakat Doğan Bey, hiç gülmüyordu. Onun da bu işe aklı yatmıştı. Yalnız aşağıya gürültü patırtı yapmadan bu süvarileri indirmek ve sonra bunların düşman hatlarını yararak çıkmaları çok güç ve tehlikeli bir durumdu. Atların huysuzlaşarak başlarını alıp gitmeleri her zaman mümkündü. Doğan Bey; “Bu çok tehlikeli bir iş. Bile bile ölüme atlamak demek.”dedi. Bu sırada Elvan ve Genç Murad birlikte atıldılar; “Sen üzülme Doğan Bey, biz bile bile ölüme atlamaya hazırız. Atlar ne kadar huysuzlaşırlaşırlarsa huysuzlaşsın ehemmiyeti yok. Onlar üstlerindeki süvarilerini tanırlar.”

Yalnız bu iki eski ve cesur arkadaşı feda etmeye Doğan Bey’in gönlü hiç razı olmuyordu. Fakat Elvan ve Genç Murad çok ısrar ettiler, Doğan Bey’de “peki” demeye mecbur kaldı.

Bir saat kadar sonra kalenin güneye bakan arka tarafından hazırlıklara başlandı. İyi cinsinden iki at karınlarından birer halatla bağlandı. Tahtadan yapılmış vinçlerle hafifçe havaya kaldırıldı, duvarların dışına doğru itildikten sonra atlar birden bire huysuzlaştılar. Fakat Elvan ve Genç Murad buna rağmen atlara bindiler. Vinçlere takılan makaralarla halatlar yavaş yavaş aşağıya bırakıldı. Nihayet atların ayakları yere değdi. İki arkadaş süratle halatları kestiler ve gece karanlığında etrafı kollayarak düşman sınırına doğru yürüdüler. Seyrek bırakılmış bir geçide yaklaşınca atlarını bir şimşek gibi ileriye sürdüler. Düşman ancak süvariler geçtikten sonra farkına varabildi.

Edirne’ye gelerek durumu olduğu gibi Yıldırım Bayezid’e anlattılar. Osmanlı Ordusu Edirne’den Niğbolu’ya doğru yürüyüşe başladı. 27 Eylül 1396 tarihinde Niğbolu’nun 10 kilometre güneyine geldiler. Padişah Yıldırım Bayezid, etrafı dolaştı ve Niğbolu’nun akıbetini öğrenmek istiyordu. Eğer kale dayanıyorsa, savaş planında ona göre değişiklikler yapacaktı. Gece Niğbolu’ya gitmeye karar verdi. Veziri Azam Çandarlı Ali Paşa ile Gazi Evranuz Bey buna mani olmak istiyorlar, hükümdarın böyle yalnız başına düşman hatlarına girmesinin tehlikelerini sayıp döküyorlardı ve “Olmaz padişahım, vallahi olmaz. Ölürüz de sizi göndermeyiz. İsterseniz bizi idam ediniz.”

Yıldırım Bayezid ise kimseyi dinlemiyor ve “Kararımız katidir. Lala bu işi Allah’ın inayetiyle tam olarak anlayacağız.”cevabını veriyordu. Bayezid, hava iyice karardıktan sonra çadırından çıktı, atına bindi. Veziri Azam, Çandarlı Ali Paşa buna mani olmak için padişahın eteklerine sarılmış ağlıyor, yalvarıyordu; “Yapma padişahım, gitme, bizi başsız bırakma.” Bayezid ise bu sözlere aldırış etmeden atını mahmuzladı, düşman hatlarının içine daldı. Ali Paşa’nın gözleri karanlığa takılıp kalmış ve ağzından şu kelimeler döküldü; “Koca Türk’ü Allah korusun.”

Niğbolu Kalesi’ni savunanlarda ümitsizlik belirtileri baş göstermiş, askerin maneviyatı azalmış, kalede ise yiyecek ve içecek kalmamıştı. Muhafızların mevcudu 2 bine inmişti. Doğan Bey, her şeye rağmen kaleyi teslim etmiyor ve her gün yeni bür çıkış hareketi yaparak düşmana saldırıyordu. Fakat adet itibariyle düşmanın ancak % 1’i kadardı. 27 Eylül akşamı bütün ümitler kırılmış, herkes kurtuluşun imkansız olduğunu anlamıştı. Doğan Bey, askerin moral gücünü kuvvetlendirmek için kumandanları topladı ve kararını vermişti. Teslim olmak istemiyordu. Yarın bütün kuvvetlerle son hücumunu yapacak ve gerekirse arkadaşları ile birlikte dövüşe dövüşe can verecekti. Doğan Bey, konuşmaya başladı ve “Kahramanlarım, ordumuzun Edirne’den hareket ettiğine dair bir haber yok fakat herhalde yoldadır. Ah birkaç gün daha dayanabilsek. Düşman yarın kaleye saldırırsa bu belki bizim için son fakat şerefli bir mücadele olacaktır. Ettiğimiz yemini size tekrar hatırlatıyorum; “Ölünceye kadar beraber miyiz?” Bütün kumanlar hep birlikte cevap verdiler; “Ölünceye kadar beraberiz.” “O halde arkadaşlarım, birbirimizle helalleşelim ve yarınki cenge hazırlanalım. Hem Allah’tan ümit kesilmez… Yıldırım, bizi unutmamıştır.”

Bütün bunlara rağmen ümitsiz hava dağılmıyordu. Bu sırada duvarlardan duvarlara çarparak akisler yapan gür bir ses işittiler; “Bre ey Doğan!.. Bre ey Doğan!..” Herkes hayret içinde kaldı. Surların dışından gelen bu sesin sahibi kim olabilirdi? Sustular, ses perde perde yükseliyordu; “Bre ey Doğan!.. Bre ey Doğan!..”

Doğan Bey, bu sesi tanır gibi oldu fakat ihtimal veremiyordu. Bu sesi bir kere de Kosova’da işitmişti. Bu Osmanlı ordularına hükmedenin sesiydi. Kulaklarına inanamıyordu, sevinçle ayağa kalktı ve heyecandan adeta titriyordu. Bu ses, padişah Yıldırım Bayezid’in sesiydi. Gözlerinde sevinç gözyaşları tanelendi. Hep beraber surlara çıkarak aşağıya doğru baktılar; karanlıkta bembeyaz bir at üzerinde, heybetli bir süvarinin gölgesini gördüler. Doğan Bey seslendi; “Kimsiniz?” Gür ve erkek bir ses cevap verdi; “Biz Yıldırım Bayezid Han’ız” Doğan Bey ve arkadaşları sevinçlerinden kendilerini az daha aşağıya atacaklardı. Bayezid, kaleye gereken emirleri verdikten sonra geldiği gibi yine Yıldırım hızıyla geri döndü. Düşman nöbetçileri bir süvarinin muhasara hattının bir yerinden geçtiğini görmüşler fakat kendisine yetişememişlerdi.

Ertesi gün yani 28 Eylül 1396 günü bizi muzaffer kılacak Niğbolu Meydan Muharebesi başladı. Kendisini çok seven yüce Türk Milleti’ne her zaman yaptığı gibi yine yüce yaradanımız yapacağını yaptı ve zafer Allah’ımızın izniyle yine Osmanlı’nındı.

Yıldırım Bayezid’in Niğbolu zaferinden sonra Abbasi Halifesi, Yıldırım Bayezid Han’a hediyeler göndererek kendisini “Sultan” ilan etti. Osmanlı’da padişahların Sultan olarak anılması Niğbolu zaferi sonrasıdır.

YORUM YAPMAYA NE DERSİNİZ

Yukarı Geri Ana Sayfa