Gerede YeniGün Gazetesi
Padişahlar da ağlar…

Sultan II Abdulhamid’in kızı Ayşe Sultan (Osmanoğlu) 1960 yılındaki ölümünden kısa bir süre önce hayatını ve anılarını anlattığı “Babam sultan Sultan II Abdulhamid” adlı kitabı yazmıştı.

Hayatı boyunca tatlı ve mesut olduğu kadar acı ve elemli zamanlarda geçiren Ayşe Osmanoğlu’nun kitabından etkilenmemek mümkün değildir. İşte kitaptan alıntılar…

“Anneme yaptığım teklifleri Babama da yapabilir miydim? Babamda beni Annem gibi öpüyor, okşuyordu.”

“Güzel kızım, melek evladım” diyordu. Babamın bu tatlı sözlerine çok seviniyordum. Ama huzurunda da bir kusur yapmaktan çok çekiniyordum. Huzuruna girerken ellerimin daima kavuşuk olmasını, Babam “Kızım” diye çağırdığı zaman kendisine “Efendimiz” diye cevap vermemi Annem tembih ediyordu. Kendiside kimseye “Sen demez”, cariyelerine bile “Getiriniz” “Götürünüz” gibi nazikane şekilde emir verirdi…

Sultan II Abdulhamid çok küçükken annesi Tirimüjgan kadın verem hastalığından vefat eder. Sultan II Abdulhamid’in babası Sultan Abdulmecid, analık olarak en güvenilir kadın olan Perestü kadın efendiyi seçer. Sultan II Abdulhamid, analığı için “Annem ölmemiş olsaydı oda bana ancak bu kadar bakabilirdi.”der.

Ayşe Osmanoğlu dedesi Abdulmecit Han ve Perestü kadın efendini evlenmesini ise şöyle anlatmış kitabında; “Dedemin halası ve Sultan I Abdulhamid’in kızı olan Esma Sultan, Çerkez bir asilzade kızını kendisine evlat ediniyor ve ona “Perestü” adı veriliyor. Herkes bu kızı çok seviyor. Bir gün halasına gelen Sultan Abdulmecid Han, Perestü’yü görüp hayran kalıyor. Ona kim olduğunu soruyor ama kız padişahı tanımadığı için kaçıyor. Bu kez halasına aynı soruyu soruyor. Durumu anlayan Esma Sultan tüm cariyeleri huzuruna çağırıyor. Maksadı, padişahın bu kadar güzel kızdan birini beğenip Peretü’den vazgeçmesi. Fakat padişah kızları beğenmiyor. Esma Sultan’da kızlara; “Perestü’ye söyleyin, Arslanıma kahve getirsin.”diyor. Sultan Abdulmecid Han, kahveyi içince halasının ellerine sarılıyor ve kızı halasından istiyor. Esma Sultan; “Oğlum, bu kız benim evladımdır. Onu düğün dernek ile evlendirip büyük bir kimseye vermek için bir yaşından beri baktım. Mürüvvetini görmek isterim.”diyor. Padişah da; “Benden büyük kime vereceksin? İstediğin gibi düğün dernek ile ben alırım.”cevabını veriyor.

Ayşe Osmanoğlu kitabında; “Babam gerek haremlerinin, gerekse kızlarının resmi işlere karışmasını hiç istemezdi. En küçük kusurlarımızı dahi hoş görmezdi. Yüksek sesle konuşmazdık, daima sakin ve nazik olmamıza dikkat ederdi. Çok sade giyinmemizi isterdi. Yakalarımız hafif açık olabilirdi. Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi, derdi ki; “Din ve fen. Bu ikisine de itikat etmek caiz…”

Harem bahçesinin hünkar sofrasında portatif bir tiyatro kurulduğunu anlatan Ayşe Osmanoğlu hatıralarına şöyle devam ediyor. “Tiyatroda orta oyunlar veya komedi gibi hafif oyunlar oynanırdı. Biz sarayın penceresinden seyrederdik. Babam bazı akşamlar orkestra getirtirdi. Bazen bir piyano, bir keman, bir viyolonsel veya bir flüt olurdu. Çok kıymetli musiki ve nota koleksiyonu vardı. Orkestra için yazılmış mühim eserler ciltlenmiş olarak saklanırdı. Acaba bunlara ne oldu? Babam evlatlarının da müzik ile meşgul olmasını ister, bize muhtelif müzik aletleri alırdı. Huzurunda piyona çaldırır, yanlışlarımızı düzeltirdi. “Alaturka kendine mahsus sazlarla çalınmalı ve icra edilmeli piyano olmaz.”derdi.

Babamın ilk evladı Ulviye Sultan bir gün annesinin odasına girmiş annesi piyano ile meşgulken küçük sultan masanın üzerinde bulduğu ve o zamanın yeni icatlarından olan kibritle oynamaya başlamış. Saçları ve üzerindeki tül elbise tutuşmuş. Arkası dönük anne ilk anda kazayı görememiş. Farkına varınca onu kurtarmak için kızıyla birlikte yerlerde yuvarlanmış. O zaman ki tıbbın muktedir olduğu tedaviler yapılmış. Babama haber verdiklerinde koşa koşa gitmiş, her tarafı kapalı yatan kızını görence heyecanla yüzünü açmış. Çocukta gözlerini açarak babama bakmış ve “Baba” dedikten sonra ruhunu teslim etmiş. Babam o anda orada düşüp kalmış…

13. çocuğu olan Hatice Sultan öldüğünde de aynı acıyı tekrar yaşadı. Hatice Sultan’ın 8 aylıkken vefatı üzerine Hamidiye Eftal Hastanesi (Şişli Eftal) onun adına yaptırdı.

19. asır divan şairlerinden ve Sultan II Mahmud’un kızı aynı zamanda Sultan II Abdulhamid’in halası olan Adile Sultan ile Sultan II Abdulhamid Han’ın karşılıklı olarak münasebetlerini Ayşe Sultan şöyle anlatıyor. “Babamın halası olan Aile Sultan, Babamla görüşmek istediği zaman haber gönderir, sarayda hususi hazırlıklar yapılır ve babamın halası saraya gelir. Babam hürmet ve tazimle halasının elini öper, büyük kanepeye halasını oturtur. Kendiside karşısına otururdu. Karşılıklı çok güzel ve tadına hala doyamadığı sohbetlerine başlarlar, hazinedarlar yenilen yemekten sonra askılar içerisinde kahvesini getirirler, babam kahveyi eli ile alıp halasına verirdi. Bizler içeriye girip elini öper, yerden bir temenna ederek padişaha yaptığımız resmi tazimi ifa eder, yanlarından çıkardık. Babama adile sultan “Oğlum” diye hitapta bulunur, babamda kendisine “Emredersiniz halacığım” şeklinde cevap verirdi. Konuşmaları bir iki saat devam eder, yine geldiği gibi arabasına biner, babamda kendisini kapıya kadar teşyi (uğurlamak) ederdi. Yüzünün eskiden pek güzel olduğu belliydi. Narin, orta boylu, kumral, ela gözlü, nurani, asaletini gösteren hal, hareket ve terbiyeye malik bir sultandı.”

1909 yılında Sultan II Abdulhamid meclis-i milli tarafından tahttan indirildi. İtiyat ve terakki cemiyetinin desteği ile kardeşi Veliaht Reşat Efendi tahtta geçirildi. Selanik’e götürülmek istenen babam Sultan Abdulhamid; “Ailemle gönderilmemize izin verirseniz giderim.”der. Böylece aile üyeleri hayatlarının en zorlu ve hazin yolculuğuna çıkarlar. Selanik’te ki Alatini köşkünde yaşadıkları zor şartlar, çocuklarının sağlığını bozar. Çocukların İstanbul’a dönmesine izin verilir. Ancak ayrılık herkes için zordur. Ayşe Osmanoğlu o anılarını kitabında şöyle yazmış; “Ağlayarak babamın odasına girdim. Rahatsız olduğu için yatıyordu. Diz çöktüm, yorganın altındaki ayaklarına sarılıp öpmeye başladım gözlerimden yaşlar boşalmıştı. “Babacığım” diye inliyordum. Babam ise saçımı okşuyordu. “Ağlama kızım” diyor, fakat kendiside ağlıyordu. Daha sonra balkan harbinde “Selanik düşmek üzere” deyip İstanbul’a gönderilmek istendiğinde ise babam şu cevabı veriyordu; “Selanik İstanbul’un anahtarıdır. Düşmana verilir mi? Şuaradan şuraya gitmem. Bana da bir tüfek veriniz. Birlikte son nefesimize kadar müdafaa edelim.”

Sultan II Abdulhamid 1918 senesinde İstanbul’daki Beylerbeyi sarayında vefat etti. O sırada İsviçre’de bulunan Ayşe Sultan olanları daha sonra annesinden dinleyecek ve kitabını şu şekilde aktaracaktı. “Babam, kalfadan sulu bir kahve istiyor. Annem Müşfika kadının koluna dayanarak oturuyor. Annemin avucunu öperek; “Allah senden razı olsun.”diyor. Sonra çevresindeki diğer kişilerle vedalaşıyor. Kahvesinden bir yudum içiyor, yüksek sesle; “ALLAH” dedikten sonra başı annemin koluna düşüyor.”

Ayşe Osmanoğlu, Sultan II Abdulhamid’in 10. çocuğu ve 6. kızı olarak 1887 senesinde İstanbul yıldız sarayında doğdu. Annesi Müşfika sultandı. 27 Nisan 1909 tarihinde Sultan II Abdulhamid’in tahttan indirilmesi üzerine, babası ve ailesi ile birlikte bir süre Selanik’teki Alatini köşkünde sürgün hayatı yaşadı. Ahmet Nami Bey ile evlendi. Ömer Nami ve Osman Nami adlarında oğulları oldu. Mehmet Ali Rauf Bey ile 2. evliliğinden de Abdulhamid Rauf adlı çocuğu oldu. 1924 senesinde haneden üyeleri ile birlikte yurtdışına çıkarıldı. 28 sene Paris’te yaşadıktan sonra 1952 senesinde hanedanın kadın mensupları için çıkarılan afla İstanbul’a döndü. 10 Ağustos 1960’da İstanbul’da vefat etti.       

Osmanlıda zimem defterleri

Osmanlılar döneminde insan onuruna verilen değerin göstergeleri olarak çok güzel uygulamalar yapılırdı. O devirlerde esnaflarda “Zimem defterleri” vardı. Zimem defteri günümüzdeki veresiye defterleriydi.

Bilhassa ramazan aylarında zenginler tepdil-i kıyafet ederek bakkal, kasap, manav vb. dükkanlardan alışveriş yapıp borcunu ödeyemeyenlerin isimlerinin kayıtlı olduğu zimem defterlerini çıkartır ve o esnafa; “Orta sayfalardan bir sayfa veya baş, orta ve son sayfalardan birer sayfa veyahut da bütün defterdeki alacaklarını hesap et.”derler ve zor durumda olanların borçlarını kapatırlardı.

Bu şekilde ne zengin fakiri ve nede borcunu ödeyen o zengini o fakir bilmezdi.

YORUM YAPMAYA NE DERSİNİZ

Yukarı Geri Ana Sayfa