Gerede YeniGün Gazetesi
Ya istiklal ya ölüm (4 Eylül Sivas Kongresi anısına)

Askeri Tıbbi’ye öğrencisi Hikmet Efendi, 19 yaşındaydı. İstanbul delegesi olarak 04 Eylül 1919’da Sivas Kongresi’ne katılacaktı. Arkadaşları onu seçmişti. Aralarında yol parası olarak 9,5 Lira topladılar, Hikmet Efendi, Sivas’a doğru yola çıktı.

Mustafa Kemal Paşa, milli mücadele çabalarını bir elde toplamaya çalışmaktadır. Hikmet Efendi, tıp öğrencilerinin temsilcisi olarak Sivas Kongresi’ne gelmiştir. Ulusal bağımsızlık konusunda da son derece kararlıdır.

Bazı delegelerin yanlısı olduğu ve bazılarının da karşı çıktığı “Manda” meselesi görüşülürken bizzat Mustafa Kemal Paşa’ya; “Manda’yı kabul edemem, Mandayı siz kabul ederseniz sizi de reddederim. Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetlerim.” Demiştir.

Mustafa Kemal Paşa ise bu vatansever gence dönerek; “Evlat, için rahat olsun. Gençlikle övünüyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlık kalsak bile mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez. Ya istiklal, ya ölüm”der.

Sonra ne olmuştur bu idealist genç? Hikmet Efendi, Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde Kurtuluş Savaşı’na katılmış, savaş kazanılınca Tıbbiye’yi bitirerek doktor olmuştur. Sonra unutturur kendisini… ve kendisine “posta koyan” genci Atatürk bir gün hatırlar; “bulun o değerli genci ve Milletvekili yapın.”der.

Atatürk’ün devamlı yakınında bulunan Mazhar Müfit Kansu, “genç öldü” der. Atatürk, buna çok üzülür, oysa Hikmet Efendi sağdır. Anadolu’nun bir köşesinde doktorluk yapmaktadır. Kendisini Atatürk’e hatırlatmayı hiç düşünmemiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra Mazhar Müfit Bey, öldü dediği Hikmet Efendi’ye rastlar, sarılır, yaptığı yanlışı anlatıp özür diler.

Hikmet Efendi, Balıkesir’den mebus adayı yapılır. Kader yine oyun oynar kendisine… “Balıkesir’in yabancısıdır, nüfus kaydı Giresun’dur.”derler. Adaylığı kalkar. Oysa Hikmet Efendi, Balıkesir Savaştepeli’dir. Aslında Savaştepe’nin eski adıdır; Giresun. 2 yıl sonra da milletimizin takdirini kazanan ünlü sanatçı ve televizyon üstadı rahmetli Orhan Boran dünyaya gelir. Orhan Boran, işte böylesine vatansever bir insanın oğludur. Baba-oğul ikisi de nur içinde yatsınlar.

Not: Manda: Yabancı ülkelerin himayesini kabul etmek anlamındadır.

ŞİŞEDEN ÇIKAN MEKTUP

Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami´nin 1990´lı yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıklarını anlatıyor.

“Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşaası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık. Kalıbı yaptık. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık.

Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kâğıt vardı. Şişeyi açıp kâğıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu:

“Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşaa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum.”

Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu´nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.

Bu mektup bir inşanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insanüstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kâğıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.

GEREDE’MİZİN MANEVİ IŞIKLARI

1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya fetih ve sefer düzenleyen, tasavvuf önderi ve gönüller sultanı, Orta Asya’nın manevi mimarı Ahmet Yesevi Hazretleri’nin talebelerindendir.

Ramazan Dede, Gerede’yi Rumlardan almak için savaşırken burada şehit düşmüştür. Bu oksijen deposu, bu kekik kokulu mesiremize o günden sonra da Ramazan Dede denilmiştir.

Ramazan Dede, aslen Horasan’lıdır. Esentepe’deki kabristanının yanında 12 aile halkı ve talebesinin yattığı rivayet edilir. Doğumu bilinmiyor. Vefatı, Hicri 571 (Miladi 1176)

Ramazan Dede’nin ihvanlarından Sapanlı Dede, Urgancılar Köyü Sapanlı Mahallesi’nde,

Şaban Dede, Havullu Köyü’nün güneyindeki Çamlık Tepede,

Gazi Dede, Güneydemirciler Köyü Gaziler Mahallesi’nde,

Şehrimizde de Şeyh Abdullah Efendi, Kabiller Mahallesi’ndeki Yukarı Tekke’de,

Şeyh Hüseyin Efendi, Demirciler Mahallesi’ndeki Şeyh Hüseyin Efendi Camisi’nin bahçesinde mezarları bulunan gönül sultanlarımızdandır.

NOT: Orta Asya’daki Türkler, kendilerine din olarak İslam’ı seçtiklerinden sonra din büyüklerini dede olarak anmaya başlamışlardır.

Şeyh Halil Efendi: 

Gerede’mizin Balcılar Köyü’ndendir. 1785 yılında doğmuş ve 1843 yılında vefat etmiştir. Şabaniyye Tarikatı’nın Çerkeşiyye Şubesi Şeyhi Mustafa Çerkeş-i’den feyz almış, kendisi de Gerede’mizde Halilliyye Şubesi’ni kurmuştur.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in “ameller niyete göredir” hadis-i şerifine vermiş olduğu arifane cevaplarla ünü saraya kadar ulaşmış, Sultan II. Mahmud’un takdirlerini kazanmıştır.

38 yıllık irşad hayatında 18 halife yetiştirmiş olup, bunlardan birisi de 4 oğlundan biri olan Hacı Osman Efendi’dir. Türbesi Seviller Mahallesi’nde Aşağı Tekke Camii bahçesinde olup, Gazi Ahmed Muhtar Paşa tarafından 8 köşeli olarak inşa ettirilmiştir.

Şeyh Halil Efendi’ye ait çocukluk günlerinde dinlediğim bir hikayeyi anlatmak istiyorum sizlere: kendisi de dini yönden bilgili olan Sultan II. Mahmud, Osmanlı topraklarında yaşayan din alimlerini imtihan etmek ister ve bu kişileri İstanbul’a saraya davet eder. Bu kişilerden birisi de Şeyh Halil Efendi’dir.

Sultan II Mahmud, Şeyh Halil Efendi için de 3 devreli bir imtihan hazırlamıştır. Şeyh Halil Efendi’nin saraya geldiği Sultan II Mahmud’a haber verilmiş, Sultan da namaza duruvermiştir.

Şeyh Halil Efendi, saray kapısının eşiğine adımını atar atmaz aniden geri çekilmiş ve yanındaki saray görevlilerine dönerek; “eşiğin altına konulan Kur’an-ı oradan alında sultanımızın yanına varalım.”demiş.

Eşiğin altındaki Kur’an- Kerim alınmış ve böylece Şeyh Halil Efendi, imtihanın ilk safhasını başarıyla bitirmiştir.

Sarayın salonunda bir kavanoz içersinde yüzen balığı görünce de yanındakilere; “Cebel-i Tarık boğazından getirdiğiniz balığın eşi boğazda feryat ediyor, onu da denize salın.”demiştir.

Yüzünün akı ile imtihanının ikinci safhasını da geçen Halil Efendi, Sultan II. Mahmud’un “namaz kıldığı odaya girmiş ve; “Selamünaleyküm Mahmud Çavuş”diye selam vermiştir.

Namazını bitiren Sultan II. Mahmud, Şeyh Halil Efendi’ye dönerek; “Şimdi yaptığın oldu mu Halil Efendi, namazdaki insana hiç selam verilir mi?”şeklindeki sözlerine karşılık Şeyh Halil Efendi, Sultana dönerek; “yaptığım doğrudur sultanım. Abdest almadan namaza durana bizde selam verilir.”demiştir.

Meğer, Sultan II. Mahmud, Gerede’den Şeyh Halil Efendi geldi denilince abdest almadan namaza duruvermiş!

ABBASİ HALİFESİ HARUN REŞİD VE SARAY BAHÇIVANI

Bir zamanlar Fransa Kralı, Abbasi Halifesi Harun Reşid’e nadide bir siyah gül hediye eder.

Harun Reşid, Saray Bahçıvanını çağırır:

“Bahçıvan, bu gülü sarayın bahçesine dik, ilk açan gül benimdir, sakın başına bir kaza gelmesin.”der.

Bahçıvan gülü diker, ilk gülün açılmasını bekler, bir gün gül tomurcuklanmış, biraz zaman geçtiğinde de gül açmıştır. Bahçıvan tam gülü koparacağı sırada güle bir bülbül konup şakımaya başladığından kıyamamış, uçup gitmesini beklemiş. Bülbülün o güzel şakıması bitip uçmak için kanat çırptığında ise gülün yaprakları hep yere dökülmüş.

Buna çok üzülen bahçıvan Harun Reşid’e koşup olanları anlatır.

Harun Reşid,

“Sen üzülme Bahçıvan, Allah o bülbülün belasını verir.”der.

Aradan zaman geçer, bahçıvan sarayın bahçesinde uğraşırken bir yılanın aynı bülbülü yuttuğunu görür, Harun Reşid’e koşar o bülbülü bir yılanın yuttuğunu söyler.

Harun Reşid,

“Sen üzülme Allah o yılanın da belasını verir.”der.

Aradan aylar geçer, bahçıvan orakla sarayın bahçesindeki zararlı otları biçerken o yılan bacağına dolanır, ne etse de kurtulamaz yılandan, çaresiz kalıp orakla yılanı öldürür. Bu olayı da gider iletir Harun Reşid’e.

Harun Reşid,

“Bahçıvan, bundan sonra dikkat et ilk suçunda başına gelecekleri sen düşün.”der.

Bahçıvan çok dikkat etmesine rağmen bir gün suç işler.

Harun Reşid,

“Atın bunu zindana, cezası idamdır.”der.

İdam günü gelir, idam gömleği giydirilip darağacına çıkarılır. Orda bulunanlardan bir kişi:

“Söyle bakalım Bahçıvan, son isteğin nedir?”der.

Bahçıvan,

“Halife Harun Reşid ile görüşmektir son isteğim.”diye cevap verir. Haber verirler, Harun Reşid,

“Gelsin, söyleyeceğini söylesin bakalım”der.

Bahçıvan, o güne kadar geçen olayları tek tek anlatır ve “Ey Halifem, şimdi beni idam ettireceksin, benden sonra Allah’ın senin de belanı vermeyeceğini nereden bileceksin?”der.

Bu haklı söz üzerine Harun Reşid, bahçıvanı affeder.

YORUM YAPMAYA NE DERSİNİZ

Yukarı Geri Ana Sayfa