Gerede YeniGün Gazetesi
Zafer Bayramı ve bir hatıra
3 Eylül 2013 09:39
Font1 Font2 Font3 Font4
Zafer Bayramı ve bir hatıra

Yüce Rabbimizin inayeti, önderimiz Mustafa Kemal’in askeri dirayeti, kahraman ordumuzun üstün başarısı, halkımızın büyük gayreti ile gerçekleşen büyük bir direnişin zaferle sonuçlanmasının ardından kutladığımız bayramımızın adıdır, 30 Ağustos Zafer Bayramımız. Bayramlar sevinç ve mutluluk günleridir.

Bu yüce milletimiz bugüne kadar başımızı hiç önümüze eğdirmedi, bundan sonra da eğdirmeyecek.

Şu ‘Cennet Vatanımız’a olan büyük aşkımızı, ‘Gönül Tahtı’mızın en güzel köşelerinde ağırlamalıyız.

Ayyıldızlı al bayrağımıza olan coşkulu sevdamızın kor ateşi gönlümüzde hiç sönmemelidir. Ana, baba, bacı, yavuklu ve yardan ayrı, yüreğinde sıla hasreti çeken yiğitlerimizin kalplerine kalplerimizden “Sevgi Köprüleri” kurmalı, sevgilerimizi Mehmetçiklerimizin gönüllerine “Çağlayanlar” gibi akıtmalıyız.

Bağımsızlığımız olmazsa ne olur, bir düşünelim isterseniz; vatanımız olmaz, bayrağımız olmaz, ezanımız olmaz, dini ibadetlerimizi yapamayız, ırz ve namusumuzu koruyamayız ve unutmamalıyız ki Cuma Namazı’nın bir şartı da kişinin hür olmasıdır.

Şehitlerimiz bu cennet vatanımızın sigortalarıdır. Şehitlerimiz biz torunlarına hür bir vatan bırakmak için kanlarını ve canlarını seve seve vermişlerdir. Doğru söylemek gerekirse, biz bu “Cennet Vatanımızı” hazır bulduk, hazıra konduk biz, vatanımızın kurtuluşu için şimdiye kadar benim bir damla kanım akmadı, senin de akmadı kardeşim. Gerekirse biz de atalarımız gibi vatan savunmasına seve seve koşarız.

Şu ‘Cennet Vatanımızın ve ‘Bağımsızlığımızın değerini çok iyi bilmeliyiz.

Değerli kardeşim, işte sana güzel bir fırsat;

Şehitliğimizi de ziyaret edelim!..

Şehitliğimiz de her milli bayramımızda bayrak direklerine tarihte devlet kurmuş 16 büyük Türk devletinin bayrakları asılır, yerdeki mermer kaidelere özgeçmişleri yazılı 9 şehidimizin fotoğrafları yapıştırılır. Kur’an okumasını bilenler Yasin-i Şerif’i, bilmeyenler 3 İhlas bir Fatiha’yı şehitlerimize hediye etmeli, böylece hem gönüllerimizi temizlemiş oluruz hem de şehitlerimizi sevindirmiş oluruz.

Biz bunlara mı yenildik?

Kurtuluş Savaşımızı bizzat yaşayan rahmetli dedem Şekerci Tevfik Varol, o acı günleri gün gün anlatır, anlatırken o günleri sanki yeniden yaşar, ağlayacak duruma gelir, gözleri dolu dolu olurdu.

Kurtuluş Savaşı’nın son günlerini anlatırken;

“Kurtuluş Savaşı’nda Gediz Muratdağı’nda askerdim. Yunan Orduları Başkomutanı General Trikopis, Muratdağı’nda yakalandı. Biz yola dizildik. Üstümüz başımız perişan, üstümüzde yok başımızda yok…

General Trikopis yanımızdan geçerken bize bakıp acı acı güldü ve yanındaki emir subayına dönerek, bir şeyler söyledi. Sonradan öğrendik Emir Subayına söylediklerini;

‘Doğru söyle, biz bunlara mı yenildik?’ demiş.

Ne bilsin Türk Milleti’nin kalbindeki vatan sevgisini derdi. Dinleyenler dedeme;

“Tevfik Ağa, madalya ve maaş için müracaat et” derlerdi. Rahmetli dedem onlara;

“Biz vatan için savaştık, madalya ve maaş için değil” diye cevap verirdi.

Kurtuluş Savaşımızın kazanılmasında büyük emekleri geçen başta önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına, aziz şehitlerimize şükranlarımı sunarım. Mekanları cennet olsun. Geçmiş 30 Ağustos Zafer Bayramımızı candan kutlarım.

MAZİDEKİ GEREDE

Eskiden hazır giyim diye bir şey yoktu. Evlerimizde tezgahlar vardı, “aba” diye tabir edilen kalın dokumlardan erkekler için cepken, potur, çakşır, setre, tuman ve yakasız göynek yapılırdı. Kadın giysileri için elbise ve şalvar yapılmak üzere bezler dokunurdu. Ayrıca bu tezgahlarda el silmek için peşkir, renkli ve çizgili yatak çarşafları üretilirdi. Yine kadın ve erkeklerin teninin üzerine giydikleri “içlik” denilen giysiler üretilirdi.

Eskiden köy ve şehir evlerinde kilim ve halı tezgahları da vardı. Bizim evimizde de bir halı tezgahında rahmetli annem, iki büyük taban halısı, bir sedir halısı dokumuş, büyük taban halılarının birisine de dokuma tarihi olan 1958 tarihini işlemişti.

Yeni Camimizin kuzeyinde, şimdi “hocaların kahvesi” diye anılan “Abbasın Kahvesi” (Kabiller Mahallesi halkından olan Abbas Amca çalıştırırdı) denilen kahvenin önünde tarihi bir “güneş saatimiz” vardı. Eski günlerde şehrimizde görev yapmış bir harita subayının yapıp Gerede’mize armağan olarak bıraktığı bir değerli eserdi. Dikdörtgen bir beton üzerine yapıştırılmış, mermerin üzeri saat ve dakika dilimlerine ayrılmış olup, orta yerinde bir demir çubuk vardı. Demir çubuğa güneş vurduğunda çubuğun gölgesinin düştüğü çizgi o anın zamanını gösterirdi. Bazen insanlarımız saatin başına gelir, güneş saatine bakar sonra da kolundaki saatine bakar ve: “ooo bugün yine bizim saat arpalamış”der, saatini ayarlardı. Bunun için bazı insanlarımız da güneş saatimize “ayar taşı” ismini verirlerdi.

Bir gün güneş saatimize kamyon çarptı, Belediyemiz depoya kaldırdı. Belki de hala depodadır veya yok olmuştur kim bilir!

Eski Gerede’mizde insanlar birbirlerine karşı saygı ve sevgi gösterirlerdi. Her eski güzel adetimiz gibi bu güzel adetimiz de neredeyse yok olmaya yüz tuttu. Şimdi saygı ve itibar insanın kişiliğine değil, zenginliğine gösterilir oldu…

Eski günlerde evlerimizde yemeklerimizde kullandığımız tuz, Şereflikoçhisar Tuz Gölü’nden develerle gelirdi. Develer, yüklerini boşalttıktan sonra sahipleri tarafından eski adı “dispanser” yeni adı 3 Nolu Aile Sağlık Merkezi olan Kitirler Mahallesi’ndeki binanın önüne getirilip çöktürülür ve orada develer dinlendirilirdi.

Gerede’mizde eski panayırlarımız da ticari yönden çok canlı olurdu. Panayırlarımız ülkemizin sayılı panayırlarındandı. Panayırın üçüncü günü “kadınlar panayırı” idi. O gün kadınlar panayıra çoğunlukla giyecek almaya giderler, tezgahların başında mal beğenirlerdi. İşte tam bu sıralarda biz çocukların görevi başlardı!

Çarşıdan yanımıza birer kutu çatal iğne alırdık. Tezgah ve tablalardan giyecek seçen dalgın iki kadının örtmelerini çatal iğne ile birbirlerine iğneler, kaçar bir yerlerde saklanıp gözetlerdik. Tezgahta işi biten kadınlar, oradan ayrılırken biri doğuya biri batıya doğru yönelir birbirlerini çekip dururlardı. Biz de saklandığımız yerden onların hallerine kıs kıs gülerdik. Ne yapasın, çocukluk işte!

GEDİZ VE SINDIRGI’NIN KURTULUŞ GÜNÜ ANISINA

Almanlarla birlikte hiç gereği yokken girdiğimiz I. Cihan Harbi’nde mağlup ilan edildik. Galip devletler ile imzalamak mecburiyetinde kaldığımız Sevr Barış Anlaşması’nın maddelerinden birisini bahane eden galip devletler, cennet Anadolu’muzun değişik yörelerine asker çıkararak işgal ettiler. Yunanlılar, 15 Mayıs 1919 tarihinden itibaren başta güzel İzmir olmak üzere Ege’nin yerleşim yerlerini işgal ettiler. Yüce Türk Milleti, esirliğe alışamazdı, çünkü yüce milletimiz vatan, bayrak ve millet mefhumunu her şeyin üzerinde tutardı, bayrağı, dini ve ezanı onun için çok azizdi…

Yüce rabbimizin inayeti ile başta Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının önderliğinde, Sevr Anlaşması ile orduları dağıtılmış, silahları elinden alınmış bir milleti yok ettiklerini sananlar bu yüce milletin içindeki iman ateşini hiç düşünmemişlerdi. Yurdun her köşesinde bağımsızlığımız için başlatılan topyekun direnişte her insanımız üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmenin sonsuz heyecanıyla eline geçirdiği ve silah olarak kullandığı materyaller ile Anadolu’muzun her köşesinde destanlar yazıyordu. Bu destanların biri de Gediz ve Sındırgı’da gerçekleşmiştir.

Gediz ve Sındırgı’nın düşman işgalinden kurtulması nedeniyle aşağıdaki ibretlik olayları okuyucularımla paylaşmak istedim.

Sağdıçlar diyarı Gediz’in ve Sındırgı’nın kurtuluş gününü candan kutluyorum.

Mayıs 1919’da, sinsice İzmir’e çıkan Yunanlılar, bir Haçlı ordusu gibi hareket ediyordu… Çıkarma birlikleri hazırlanırken, askerî yargı teşkilatı da yeni tayinlerle güçlendirilmişti. Yaşı çok genç olmasına rağmen, babası 1897 Türk-Yunan Savaşında ölen ve Türklere kini olan Albay Dimitri Ambleas, bu harekâtta askerî yargının başına getirilmişti. Hem de Kralın yetkileri ile… Bundan maksat, kendi askerlerinin disiplini değildi. Türklerden en ufak bir direnme gösterenleri hemen -güya- hukuk yolu ile saf dışı etmekti!..

Mahkeme derhal göreve başlamıştı. Albay Dimitri, askerlere karşı gelen yaşlıları, göstermelik bir sorgudan sonra, casusluk suçundan idama mahkum ederek, anında infaz uyguluyordu…

Tek Türk kalmayıncaya kadar

Yunanlı Albay hatırasında şöyle diyor:

Suçluların içinde yaşı altmışı geçmiş bir Gedizli Yunus Hoca vardı. Gayet zinde ve sağlıklı idi. Sorduklarıma rahat cevaplar veriyordu. Gülerek benimle sohbet eder gibiydi. Bana sorgunun sonunda dedi ki: “Biliyorum ki beni kurşuna dizeceksiniz. Bu ülkede tek Türk kalmayıncaya kadar bu direniş sürecektir. Şimdiden söyleyeyim ki buradan çok pişmanlıklar duyarak ve hezimet şeklinde döneceksiniz…” Dediği gibi gülerek ölüme gitti.

Geldiğiniz gibi gideceksiniz!

Bir de Sındırgılı Yusuf Hoca vardı. Onun sözleri kulaklarımdan hiç gitmedi. Sorgusunda; “Siz geldiğiniz gibi gideceksiniz. Hem de çok zarar görmüş, yıkılmış ve haddini bilmiş olarak gideceksiniz” dedi.

Şimdi düşünüyorum: Ben bu gerçeği geç de olsa Yunus ve Yusuf hocaların ölüme gidişleri ile anlamış ve uyanmıştım. Ama başımızdakilere bunu anlatmak mümkün değildi… Onlar da 9 Eylül günü Ordumuzun büyük bir kısmı İzmir limanında denize döküldüğünde anladılar ama iş işten geçtikten sonra…

Vatana dönünce birçok komutan, savaş suçlusu olarak kısa bir yargıdan sonra kurşuna dizildiler. Ben suçsuz bulundum. Sonra Üniversiteye geçtim. Şu anda hukuk profesörü olarak öğrencilerime hukuk öğretiyorum… Şimdi düşünüyorum da Fatih Sultan Mehmed, Yunanistan’ı aldığında, bizim Anadolu’da yaptığımızın onda birini yapsaydı, bugün Yunan milleti diye bir millet olmazdı.”

Gediz’in Kurtuluş günü 01.09.1922, Sındırgı’nın kurtuluş günü 03.09.1922’dir.

YORUM YAPMAYA NE DERSİNİZ


Yukarı Geri Ana Sayfa