Gerede YeniGün Gazetesi
GEREDE’MİZİN RENKLİ KİŞİLERİNDEN CAFER TAŞDELEN

Güzel Gerede’mizin renkli kişiliği ile isminden her an söz ettiren insanlarımızdan birisi de Cafer Taşdelen (Cafer Ağa)’dir. 84 yaşında olmasına rağmen halen faal (maşallah) ve halen genç bir insan kadar hareketlidir. Uzun bir zamandır Cafer Ağa’yı yazmak istiyordum. Ramazan manilerini ve Cafer Ağa’nın çaldığı sahur davulunu anlatmak bu yıl Ramazan öncesine nasip oldu diyelim!..

Gerede’mizde halkımızın en büyük lüksü olan kahvehanelerimizde otururken ilginç hikayelerini dinlemek isteyen halkımızın etrafını çevirdiği Cafer Ağa’mız her zaman ilgi odağı olur, sohbetlerine orada bulunanlar bir türlü doyamaz!..

Bu vesile ile kendisi ile yaptığım birkaç konuya ait röportajımı aşağıda sunuyor ve siz okurlarımın beğeneceğini ümit ediyorum:

Salih Varol: Cafer Ağa, sizin koyu bir Beşiktaş taraftarı olduğunuzu biliyorum. Beşiktaşlı futbolcu Nouma’nın transferiyle ilgili Beşiktaş kulübüne götürdüğünüz paranın hikayesini anlatır mısınız?

Cafer Taşdelen: Anlatayım… O zaman Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören’di. Kulüp transfer döneminde Pascal Nouma ile anlaşmıştı. Fakat kulüpte Nouma’nın transfer ücretini ödeyecek paranın olmadığı sözleri dolaşıyordu. Biz Geredeli Beşiktaşlı arkadaşlar bir gece toplantı yaptık. Aramızda Nouma’nın transfer ücreti olan 4 Bin Lira (O dönemde büyük paraydı)’yı kendi aramızda tamamladık. Arkadaşlar Cafer; İstanbul’a kulübe ‘parayı sen götür’ dediler. Bir büyük çantaya parayı koydum, İstanbul’a gittim. Beşiktaş Kulübü’nde Demirören’i buldum ve “Nouma’nın transfer parasını Geredeli Beşiktaşlılar olarak aramızda denkleştirdik ve size getirdim.” Dedim. Demirören, “Geredeli Beşiktaşlılara selamımı iletin, parayı veznedara bırakın gidin”dedi. “Ben paranın teslim edildiğine dair sizden imzalı kağıt almadan gitmem” dedim. Demirören, parayı aldığına dair makbuz ve imzalı kağıt verdi, ben de Gerede’ye döndüm. O sene Nouma’nın transferi benim gibi Geredeli Beşiktaşlıların paralarıyla mümkün oldu.

Salih Varol: Cafer Ağa, halkımız arasındaki konuşmalarda sizinle ilgili bir “Ayı hikayesi” dolaşır durur. Bu sözlerin aslı nedir?

Cafer Taşdelen: Onu da anlatayım… Salih, sen biliyorsun. Ben Orman İşletmesi’nden emekliyim. Bir yılbaşı gecesi işletme lokalinde eğlence düzenledik. Yılbaşını kutluyor, bir yandan da içiyoruz. Gece 12 mi, 1’mi oldu vakit bilmiyorum? Sarhoş kafayla yaylamız olan Hacı Veli Yaylası’na doğru yoladüştüm. İçkiyi de fazla kaçırmış olmamdan ötürü zor yürüyorum. Hacı Veli Yaylası yolundaki çeşmenin yanına çıktım. Gece vakti yanımda bir karartı gördüm. Bunu benim eşek sanıp, üzerine binip yaylaya kadar gittim. Yaylaya varınca Toros (rahmetli İsmail Kılınçlı)’un annesi Şefika abla benim bu durumumu yaylalıya göstermiş. Ben sarhoş halimle yaylaya kadar ayının üzerinde gitmişim. Yaylaya varınca aydım. Kendimi ayının üzerinde görünce çok korktum, aklım çıkacak sandım!.. Sabahleyin Gerede’ye geldim, herkes kahvede birbirlerine bunu anlatıyormuş. “Cafer Ağa, gece ayının üzerine binip Gerede’ye gelmiş” diyorlarmış. Millete doğrusunu anlattım ama bugüne kadar doğrusuna kimseyi inandıramadım…

Salih Varol: Cafer amca, iyi bir avcı olduğunu, attığını vurduğunu biliyoruz. Anlatacağın bir av hikayesi var mısır?

Cafer Taşdelen: Avcı olup da hiç av hikayesi olmayan avcı olur mu? Tabii sana anlatacağım benim de bir av hikayem var. Dinle bakalım; sen de bu hikayemi beğeneceksin! Bir sene dağda av yaparken bir ayı vurdum. Vurduğum ayıyı Gerede’ye kadar getirdim. O günlerde bu Gerede’de konu olan, ağızdan ağza söylenen bir hikaye oldu.

Bir gün bir işimiz için arkadaşlarla birlikte Ankara’ya gittik, işimizi bitirdik tam Gerede’ye dönecekken arkadaşlarımızdan birisi benim av merakımı bildiğinden “şu yakınlarda Ankara Avcılar Kulübü var. Gelmişken oraya da bir uğrayalım.”dedi. Avcılar Kulübü’ne gittik, kapının tam karşısındaki duvarda asılı büyük bir fotoğrafı görünce şaşırdım kaldım. Nasıl şaşırmayayım? Fotoğraftaki kişi bendim! Yanımda da avda vurduğum ayı vardı. Bu fotoğrafı buraya kim getirmiş, nasıl gelmiş bir türlü anlayamadım. Kulüpte atış poligonu da vardı. Oraya gittik. Karşısındaki hedefe birisi tüfeğiyle atış yapacak. Elinde silahı bekleyip duruyor. Adamın omzuna vurdum ve “Efendi, tavşan kaçtı!” dedim. Adam, “niçin kaçacak?”dedi. “Çünkü 10 dakikadır silahla bekleyip duruyorsun, tavşan seni beklemez” dedim. Adam bana döndü; “Al bir de sen dene bakalım”diyerek tüfeğini bana verdi.

Silahı aldım, hedefe nişanladım “Booom!” Adam, “Tesadüf” dedi. İkinci de “Booom!” Adam yine “tesadüf” dedi. Etrafımız dolmaya başladı meraklılarla… Üçüncü atışımı gözü kapalı yaptım. Yine “Booom!” Dördüncüyü silahı yukarı kaldırdım, hedef hizasında tüfeği çektim yine “Booom!” Beşincide silahı aşağıdan yukarı hedefe doğru kaldırdım yine “Booom!” Orada toplananlar “bu kadarı da tesadüf olamaz” dediler. Adam hala “tesadüf” deyip tutturunca bir hızla tuttum adamın kolundan fotoğrafımın yanına götürdüm ve “Resimdeki benim, yerdeki ayıyı da baban vurmadı. Bu gördüğün Cafer Ağa vurdu” dedim. Bizim karınlarımızı doyurdular ve Gerede’ye döndük.

Cafer Ağa ve Gerede’mizin eski Ramazan manileri

Eskiden Ramazan aylarında iftar vaktinin geldiği Esentepe’nin güney tarafında bulunan küçük kulübedeki topun patlamasıyla anlaşılırdı. Camilerimizdeki minarelerin kandillerinin yanması, topu atacak kişiye “iftar vaktinin geldiğinin” işaretiydi. Sahurda ise her mahallenin davulcusu ayrıydı. Sahura yakın davulcu omzuna davulunu asar ve yanında “el feneri” taşıyan yardımcısı ile mahallede davul çalıp, mahalleliyi sahura kaldırırlardı.

Eski davulculardan rahmetli Şah İsmail ve Ayakkabıcı Çavuş Dayı vardı. Günümüzde ise Cafer Taşdelen isimli bir büyüğümüz var ki her mutlu anlarımızda, milli ve dini bayramlarımızda, dini bayramlarımızın arife günlerinde, düğün ve derneklerimizde davuluyla o mutlu günlerimize renk katar. Her Ramazan beraber çalıştığı Salih Solun’la birlikte Ramazan ayında sahura bizleri kaldırmak için bizlerden en az bir saat önce sıcak yatağından kalkarak yağmur, kar, çamur demeden geçmişten gelen ve atalarımızın bizlere yadigarı olan bu güzel geleneklerimizi canlı tutmaya çalışır ve başarır da.

Bazen Cafer Ağa’mızın anlattıklarına bıyık altından kıs kıs gülsek de Cafer Taşdelen, Gerede’mizin geçmişini geleceğe taşımak, eski “örf” ve “adet”lerimizi unutturmamak gayreti içersindedir. Sahurda mahallede hangi ev kime ait hepsini isimleriyle tek tek bilir ve Ramazan manilerini söylerken bir de o evin aile reisinin ismini maniye katar ki o kişi ister istemez mutlu ve mest olur. Cafer amcanın gayesi eski geleneklerimizi unutturmamaktır ama manide ismi geçen ev sahibinin aşka gelip bahşiş olarak vermek istediği 50 veya 100 lirayı da kabul etmemek ayıp olur yani! Atalarımıza ait bu güzel örf ve adetlerimizi Cafer Ağa’dan sonra devam ettiren olacak mı? Doğrusunu isterseniz bundan hiç ümitli değilim!

Şimdi de Cafer Taşdelen’in davulu ve sesiyle sahur gecelerimize renk katan o güzel manilerimizi dinleyelim isterseniz;

(1)       Besmele ile çıktım yola,

Selam verdim sağa sola,

İki gözüm benim ağam;

Ramazan-ı Şerif’in mübarek ola.

(2)       İşte geldim, büklüm büklüm,

            Sırtımdaki davul yüküm,

            İşte geldim hanenize,

            Selam verdim cümlenize.

(3)       Davulumun ipi koptu,

            Ayağımı yılan soktu,

            İki gözüm benim ağam;

            Gözlemen burnumda koktu.

(4)       Çarşı uzun baştan başa,

            Keklik seker daşdan daşa,

            İki gözüm benim ağam;

            Sen hanende binler yaşa.

(5)       Yeni Cami direk ister,

            Söylemeye yürek ister,

            Benim karnım tokdur ama;

            Arkadaşım börek ister.

(6)       İncirim var ezilecek,

            Tülbentlerden süzülecek,

            Çok bekletme benim ağam;

            Mahallem var gezilecek.

NOT: Cafer Taşdelen ile ilgili bu yazımın karalamalarını yaptıktan sonra ileride Cafer Ağa tarafından “Ben bunları söylemedim, Salih Varol kendinden uydurmuş” demesin diye kendisine yazıyı okudum. “Yazıda noksan, fazla ve yanlış yoktur” cevabını aldıktan sonra daktiloya çektim. Anlatılanlara inanıp, inanmamak sizin bileceğiniz iş, yazılanlar hep Cafer Ağa’nın anlattıklarıdır.

Sevgili okurlarım; Cafer Ağa’da hikaye çok, benim ise yazacak fazla yerim yok, yine Allah ömür verirse Cafer Ağa ile birlikte başka bir söyleyişte yine buluşuruz sizlerle…

YORUM YAPMAYA NE DERSİNİZ

Yukarı Geri Ana Sayfa